Set-Top-Box ne ola ki !?! Set-üstü-ocak falan mı?

Ben bir dilbilimci değilim, sadece bir mühendisim. Ancak bir birey olarak mesleki hayatımda çok sık kullandığım bir kelimeye uygun bir Türkçe karşılık bulmaya çalışacağım.

Kelimemiz Set-Top-Box. 

Tanımı : A set-top box (STB) or set-top unit (STU) is a device that connects to a television and an external source of signal, turning the signal into content which is then displayed on the television screen.

Kaynak:wikipedia.

Türkçesi: Televizyon ve dış kaynak sinyaline bağlanarak, sinyali içeriğe çeviren ve daha sonra televizyon ekranında gösterilmesini sağlayan cihazdır.

Türkiye’de yaklaşık 10 milyon evde kullanıldığı tahmin edilen uydu alıcıları özel bir Set-Top-Box (STB) çeşididir. Uydu alıcıları, yukarıdaki tanımda ifade edilen dış kaynak olarak uydu sinyalini kullanır. Digiturk’un müşterilerine dağıttığı cihazlar da bir uydu alıcısı yani bir STB’dır. Ayrıca, Teledünya markasıyla TURKSAT tarafından dağıtılan cihazlar da STB’a örnektir. Uydu alıcılarından farklı olarak Teledünya STB’ları yayını kablo üzerinden alır. ( Teledünya, internet sitesinde “Set top box” ifadesini kullanmış, sanırım Türkçe bir karşılık bulamadılar ! Kablo alıcısı deselermiş keşke. )

Çok yakında TTNET tarafında ticari lansmanı yapılacak IPTV hizmetinin bir parçası olan IPTV alıcıları da bir STB örneğidir. Digiturk yayınları uydu üzerinden, Teledünya yayınları kablo altyapısı üzerinden, TTNET’in IPTV hizmeti ise IP altyapısı üzerinden TV yayınını son kullanıcıya ulaştırmaktadır.

STB’lara başka bir örnek de yaklaşık 4-5 senedir test denemeleri (!) devam eden karasal yayın için kullanılan STB’lardır. Bu cihazlar yıllardır çatal antenlerle aldığımız yayın dijital olarak gönderildiğinde yayını decode edebilmek için kullanılacaktır.

Yukarıda 4 değişik STB çeşidinden bahsettim. Farkettiyseniz dijital yayın dört örnekte de değişik mecralardan (uydu,kablo,IP network’u,karasal) STB’lara iletilmekte, STB da sıkıştırılmış dijital formatta gelen yayını decode ederek televizyona ses ve görüntü olarak SCART ve/veya HDMI kablo üzerinden göndermektedir.

İnternette yaptığım kısa araştırmada STB için kullanılan Türkçe karşılıklar şöyle:

* Uydu alıcısı (bu tanım eksik kalıyor, çünkü uydu alıcısı diyerek özel bir STB çeşidini ifade etmiş oluyorsunuz)
* Decoder (Bu da STB’ın tam karşılığı olmuyor, Decoder genel anlamda STB’ın içindeki ana çipe verilen isim)
* Dijital alıcı (Bu kelime de STB’ı sadece alıcı olarak değerlendirmiş oluyor, evet STB yayını alıyor ancak decoding işlemi olmadan TV’de ses ve görüntüye dönüşmüş olmuyor)

Gördüğünüz gibi STB’a genel anlamda bir karşılık bulmak oldukça güç. Birkaç yerde de rastladığım Set-üstü- cihaz sanırım en uygunu oluyor. Bu ifade de ilk başka çok farklı çağrışımlar yapıyor.

Bence en sağlıklısı STB yayını hangi mecradan alıyorsa ona göre isimlendirmek: Uydu alıcısı, Kablo alıcısı, Karasal alıcı, IPTV alıcısı vb.

Türk Dil Kurumu ne iş yapar !?!

Biliyorsunuz teknolojideki çok hızlı gelişmeler gündelik hayatımıza birçok yeni kelime dahil ediyor. twitlemek, blog, Wi-Fi vb. Bence TDK (Türk Dil Kurumu) bu gelişmeleri çok yakın bir şekilde takip ederek gündelik konuşmalarımıza da giren bu kelimelere Türkçe karşılıklar bulmalı. TDK sitesine girdiğimde malesef böyle bir bölüm bulamadım. Kaldı ki bu merkezi bir şekilde çok geniş kitlelere ulaştırılmalı. “Acaba TDK twitlemek yerine ne öneriyor” diye ben araştırmak durumunda kalmamalıyım, bu konuda yukarıdan aşağıya bir süreç işlemeli. Bunun birçok yolu var.Örneğin basılı ve görsel medya iletişim araçları bu konuda hizmet edebilir.

Her ay işverenin emeklerimizin karşılığında ödediği paranın %30-%40’ını vergi olarak kesen devlötimiz bu paraları böyle ulvi bir amaç için harcarsa her kuruşunu helal ederim.

Toplumun birçok kesiminin bu tip bir çalışmaya tam destek vereceğini düşünüyorum. Zira bazı ingilizce kelimeler için çok hoş Türkçe karşılılar da bulunduğunu görüyor ve mutlu oluyorum.”Computer” yerine “bilgisayar”, “Kampüs” yerine “yerleşke”, “workshop” yerine “çalıştay” gibi. Bu kelimelerin nasıl yaygınlaştığı bilemiyorum, güzel Türkçe’mizi kullanma konusunda hassasiyeti olan iyi niyetli birilerinin kişisel çabalarıyla dilimize kazandırıldığını düşünüyorum. Bu noktada tekrar belirtmek istediğim bir konu da var. Belki de yerleşke, çalıştay gibi güzel kelimeleri TDK’daki uzmanlar yaratmışlardır. Ancak ben bir vatandaş olarak merkezi bir otoriden “Ey vatandaşlar, bundan böyle şu gavur icadı kelimenin yerine Öz Türkçe bunu kullanacaksınız” diye bir uyarı duymadığıma göre benim nazarımda TDK çok başarısız bir kurumdur.

TDK’nin asli görevi tam da bu olmalıdır. Atatürk’ün mirasını Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bırakmış olduğunu hatırladıkça TDK’dakilerin kulaklarını çınlatıyorum.

Özetle, TDK’nun elindeki kaynakları verimli bir şekilde kullanarak gündelik konuşmalarımıza giren İngilizce kelimelere Türkçe karşılıklar üretip bunları değişik imkanlarla geniş kitlelere tanıtması, sevdirmesi ve yaygınlaştırılmasını sağlaması gerektiğini düşünüyorum.

Dağın manzarası yukarıya çıktıkça güzelleşir ama aşağılar daha güvenlidir.

Gelin bu akşam Mustafa Denizli olalım. Denizli geçtiğimiz sene 6.haftada Beşiktaş’ın başına getirildi. Sezon bittiğinde hem şampiyonluk hem de Türkiye kupası kazanıldı. Herşey tozpembeydi. Mustafa Hoca yere göğe sığdırılamadı. Ben dahil herkes takdir ettik onu. Stratejik demeçleri, rakipleri baskı altına alarak camiaya güven aşıladı. Herşeyden önemlisi bizi inandırdı. Bu başarısıyla karizmasını, servetini  ve hepsinin tepesinde özsaygısını tazeledi. Başarılı olmanın hazzını bir kez daha tattı. Küçüklüğünden beri Beşiktaşlı olduğu ifadesine dayanarak herşeyin ötesinde çifte kupanın onu kişisel olarak da çok mutlu ettiğini düşünüyorum.

Aradan çok değil 2-3 ay geçti, bugünkü durum ise çok farklı. Herkes onu suçluyor. Hatta her nasılsa Beşiktaş klubune asbaşkan olmuş bir hıyar tüm kamuoyuna Mustafa Denizli’yi hedef gösterdi.

Şimdi şöyle bir benzerlik kuralım. Mustafa Denizli 20 kişilik bir departmanın başındaki adam olsun. Misal bu departman Turkcell 3G projesinin çekirdek kadrosu olsun. Yine örneğin Turkcell çok iyi para kazanmış olsun bu işten. Mustafa Denizli, Ciliv’den terfi alır, prim alır, övgü alır. Ekibindeki elemanlar da takdir edilir ama vitrindeki adam Denizli’dir. Sonra rüzgar tersine döner, işler bozulur, rakibi Turkcell’i geçer.

Nihayet Denizli istifa eder / ettirilir / şutlanır. 20 kişilik ekip ise aynen kalır ya da 1 veya 2 kişi çıkartılır.

Özetle, iş hayatının henüz başındaki genç profesyoneller olarak Denizli’nin yerinde mi olmak isteriz, yoksa Rüştü’nün, Nihat’ın mı, bunun kararını verme aşamasındayız. Ya dağın henüz eteklerinde daha mütevazi görevler, sorumluluklar alıp, statejik kararlar vermek zorunda kalmayacağız ve işler beklenmedik şekilde gelişirse daha güvenli bir pozisyonda olacağız(şimdiye kadar hatalı bir gol yiyen kalecinin maçın ardından kovulduğunu duymadım), ya da Denizli’nin / Terim’in / Daum’un yerini hedefleyip dağın zirvesinde en güzel manzaranın olduğu yerde mücadele edecek, meyvelerin en güzelini tadacak aşağı düşme riskini (heyecanını) derinden hissedeceğiz. Sanırım ben Denizli’nin sağkolu olmak istiyorum. 3/4 ölçek zirve manzarası, 1/4 ölçek güvende olma hissiyatı..


Ulaşabileceğiniz rakımı 30-35 yaş arasındaki tırmanma performasınız belirleyebilir. 

İlk post, ilk heyecan.

Lise yıllarımda bir günlüğüm vardı. Sayfalarca Gonca’ya olan aşkımı anlatırdım. Gonca bizim okulun en güzel kızıydı. Evlenmiş şimdi. Tüm okul  gibi ben de aşıktım ona. İlk platonik aşkımdı benim. Hiç öğrenemedi onu ne kadar sevdiğimi. Hiç söylemek istemedim ki zaten. Geçenlerde evimi taşırken elime geçti o günlükler. Birkaç sayfasını okudum da anladım ki o zaman çok hayati olan şeyler şimdi ne kadar da önemsiz gözüktüler gözüme. Anladım ki 10 sene önce gözümde büyüttüklerim, kendime dert edindiklerim nasıl küçücük kaldıysa bugün, bugün takıldığım ıvır zıvır da 40’ıma geldiğimde(görürsek inşallah) saçma gelecek.

Kıssadan hisse: Yaşarken ciddiye aldığımız şeyler zamanla önemini kaybediyor. İşte bu yüzden diyorum ki dostlar, hayatı hafife alalım ! Can Yücel’in söylediği gibi yaşayalım hayatı:

“Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,

hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…”