Öne Çıkan

İlk e-kitabım çıktı : Türkiye’nin Sayısal Televizyon yolculuğu

Merhaba değerli okurlarım;

Bu yazımı büyük bir heyecan ve hevesle yazıyorum.

Türkiye’nin Sayısal Televizyon yolculuğu ismini verdigim 120 sayfalık ilk kitabımın ilk sürümünü asağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz:

Türkiye’nin Sayısal Televizyon Yolculuğu, 2010’dan bugüne.

Ücretsiz sunduğum bu çalışma karşılığında sizlerden tek bir ricam var. Karşılaştığınız yazım hatalarını, anlatım bozukluklarını veya herhangi bir yorumunuzu uygarboynudelik@gmail.com adresine eposta atarak paylaşırsanız sevinirim.

Kitabin icindekiler kısmını aşağıda aynen paylaşıyorum:

Okumaya devam et “İlk e-kitabım çıktı : Türkiye’nin Sayısal Televizyon yolculuğu”

40 yilin sonunda ogrendiklerim

Merhabalar,

Mart 2019’da dogdugumdan beri 40 yili geride biraktim, soyle bir dusununce azimsanmayacak bir zaman dilimi oldugunu farkediyorum, bu sure icerinde bazi tecrubeler ayni zamanda da pismanliklar biriktirme sansim oldu, bu yazimda ozellikle genc arkadaslarimla onlari paylasmak istiyorum:

  • Bol bol gezin, gezmek icin buyuk paralar harcamaniza gerek yok, ozellikle genc yaslarinizda! Calisma hayatina baslamadan, dusuk bir butce ile iyi bir planlama yaparak cok guzel gezebilirsiniz, 2001 yilinda universiteden degerli bir arkadasim ile birlikte ciktigim interrail tatili hayatta verdigim en iyi kararlardan biriydi, o donemde toplam 1000 Dolar civari bir butce ile 1 ay boyunca Avrupa’yi gezdik, beni degistirdi, donusturdu. Mutlaka bol bol gezin, hatta bana sorarsaniz ezberbozan yerlere gidin, biz esimle bilenen Avrupa ulkelerinin disinda Beyrut, Vietnam, Kambocya, Hindistan, Jamaika ve Safari icin Kenya’ya gittik, dunya gorusumuzu cok gelistirdi. Ozetle ozellikle genc yasinizda sorumluluklariniz artmadan bol bol gezin!
  • Eger universiteniz buna imkan veriyorsa Erasmus benzeri programlar ile mutlaka (neresi olursa olsun ulke ve sehir secmeyin, tecrube olarak gorun) en az bir donem yurtdisinda okuyun, maalesef bizim zamanimizda yoktu, bence simdiki nesil icin buyuk firsat, mutlaka degerlendirin!
  • Universitede okurken mutlaka klup faaliyetlerine aktif olarak katilin, ozellikle universite sonrasinda is bulma surecinde cok isinize yarayacak.
  • Dil gelisiminize cok onem verin, unutmayin herhangi bir yabanci dili iyi derece okumak ve konusmak icin en onemli arac bol bol okuma yapmak, benim pismanliklarimdan birisidir, bol bol ingilizce veya hangi dili ogrenmek istiyorsaniz o dilde okuma yapin.
  • Is hayati ile ilgili soylenecek belki cok sey var ama ben bu konuda ahkam kesmek istemiyorum, tek mesajim, ne is yapiyor olursaniz olun isinize dort elle sarilin, hakkini vererek, dort dortluk yapmaya gayret edin, is secmeyin, size gelen yeni isleri bir gelisim firsati olarak gorun, zaten sonrasinda hersey kendiliginden gelisecektir.
  • Is degistirmekten cekinmeyin, ozellikle kariyerinizin baslarinda gercekten sizin icin tutku haline gelecek isi bulmanin yolu is degistirmekten geciyor.
  • Pes etmeyin, sonuna kadar mucadele edin, hedefler koyun ve hedeflerinize ulasmayi aliskanlik haline getirin.
  • Ancak sizi mutsuz eden, uzen durumlarda da vazgecmeyi bilin, ornegin ben Bogazici EE deki yuksek lisans surecimi sonlandirmadim, dersleri tamamlamis, tez asamasina gelmistim, ancak tez calismamda bir turlu ilerleyemedim, bu durum beni cok uzdu ve derin bir hayal kirikligina surekledi, en sonunda pes etmesini bildim ve masteri yarida birakip askere gittim, bu sebeple de hic pismanlik duymadim.
  • Onumuzdeki yillarda askerlik ne sekil alir bilmiyorum ama eger TR’de kalacaksaniz universiteyi bitirince hemen askere gidin, cunku askerligi tamamlamadikca hem is imkanlari kisitlaniyor hem de gelecege yonelik plan yapmak zorlasiyor.
  • Mutluka yurtdisinda calisma ve yasama tecrubesi edinin, bunun hangi ulke olacagini bilemem ama mumkunse erken yasta mutlaka yurtdisini deneyin, bambaska bir insana donuseceksiniz, TR’ye disaridan bakmak cok ogretici.
  • Hayatta karsiniza cikan gelismeleri kucaklayin, olumsuz bir gelisme olursa “boyle olmasi gerektigi icin boyle oldu” diye dusunun, sonrasinda karsiniza cikacak daha iyi bir firsatin onunu acmis gibi dusunun.
  • Aile kurun, insan ozellikle yasi ilerledikce yalnizligini paylasacak bir hayat arkadasi ihtiyacini daha derinden hissediyor, yakin dostlarindan ister istemez uzaklassa da ailesini hep yaninda buluyor.
  • Evliliginize sahip cikin, devamliligi icin icten bir caba harcayin, yapici olun, esinizi gercekten dinleyin, empati yapin ama gercekten tum yollar kapandiysa da bosanmanin dunyanin sonu olmadigini unutmayin.
  • Esinizin ailesine deger verin, unutmayin saglam temelli bir evlilikte esinizin ailesi ile olan iliskiniz esastir.
  • Musluk akarken doldurun, ufak ufak ama duzenli yatirimlar yapin, gayrimenkul sektorunun icinde bulundugu durumu dusununce herhalde bugun icin en makul yatirim olarak her ay doviz kuruna bakmadan bir miktar parayi dovize yatirin, uzun vadede mutlaka kazandirir. (ytd:))
  • Hazirlik konusunu onemseyin, isyerinde bir toplanti da olabilir, issiz kalma veya tatile gittiginizde cocuklar ile ilgili bir durum da olabilir, mutlaka onceden hazirlik yapin, ihmal etmeyin, gerekli hazirligi mutlaka yapin.
  • Her yilin basinda kendinize hedefler belirleyin ve yil sonunda kendinizi seffaflikla degerlendirin. Ben uzunca bir suredir her yilin basinda yili hangi kilo ile biterecegim, kac para biriktirecegim, yilda kac sigara icecegim, kac blog yazisi yazacagim, kariyer hedeflerim vb. konularda hedefler koyuyorum, bu beni hem disipline ediyor hem de geriye donuk performans takibi yapmami sagliyor. Unutmayin “Ancak olculebilen seyler gelistirilebilir.”
  • Ozellikle 30lu yaslardan itibaren birkac senede bir check-up ( en azindan kan tahlili) yaptirin.
  • Sigarayi birakin, en azindan sosyal icici haline gelin, benim en cok isime yarayan yaklasimlardan biri su oldu: Sigarayi biraktigim donemde sikisinca “Bir tane icsem ne olur ki!” diye dusunur yakardim, sonra Alan Car’in kitabinda okudugum uzere “Bu sigarayi icince ne olacak ki”! diye dusunmeye basladim, son 10 yildir yilda ortalama 20 sigarayi gecmiyorum, unutmayin uzun ve saglikli yasamanin yolu sigarasiz hayattan geciyor.
  • Soylememe gerek yok, aktif , spor ile dolu dolu bir hayat tasarlayin, bahaneleri kaldirip sporu hayatiniza entegre edin, cogumuz gun boyu bilgisayar basinda oturuyoruz, sirt, boyun veya bel agrilari ile hayat kalitenizi dusurmemek icin proaktif sekilde agrilar baslamadan once (sonra degil!) egzersiz yapin.
  • Ozellikle genc yasta kurdugunuz dostluklariniza deger verin, onlari koruyun, yasatin. Insan yasi ilerledikce ailesi ile daha fazla zaman gecirmek zorunda kaliyor, dostlarina ayirdigi zaman azaliyor. Ama dostlarinizin (birkac tane olmasi yeterli) kiymetini bilin, onlara siki siki tutunun. Dostluklar onemli, ihmal etmeyin.
  • Mutlaka hobi(ler) edinin, bu sizi rahatlatmak, beyninizi bosaltmak, mental yorgunluklarinizla basetmek icin cok onemlidir, bu fotograf cekmek, yoga yapmak, tenis oynamak, lego yapmak gibi seyler olabilir. Ama mutlaka bir hobiniz olsun, cunku aksi durumda bugun hayatinizi dolduran seyler ciktiginda (es, is, aile vb.) bosluga dusersiniz, hayatinizi dengelemeye calisin.
  • Cocuklariniza iyi birer rol model olun, sizi bir defa elinizde kitap ile gormeyen cocugunuzun kitap okumamasindan sikayet etmeyin! Cocugunuz ile ilgili memnuniyetsizlikleriniz icin en once kendinizi analiz edin.
  • Deneyime olculu sekilde para harcamaktan cekinmeyin, ornegin eger Besiktas’in maclarini Inonu’de keyifli bir koltuktan izlemek size keyif verecekse o 3000 TL’ye acimayin, o paranin bankada durmasi sizi mutlu etmeyecek.
  • Eger Turkiye’de yasiyor iseniz universite tercihine cok da takilmadan bilgisayar muhendisligi okuyun, gelecek onyillarda en kiymetli meslek yazilim muhendisligi olacak. Ayrica tum dunyada da gecerliligi olan bir meslek. Internet derya deniz, temel bilgileri aldiktan sonra kendinizi surekli gelistirin, artik diplomanin omru 3-5 sene.
  • Eger yazmak ile araniz biraz varsa mutlaka duzenli blog yazin, unutmayin rekabetci isgucu piyasasinda blog yazilariniz ile kendinize avantaj saglayabilirsiniz.

Simdilik genc arkadaslarimla paylasmak istediklerim bunlar, onumuzdeki gunlerde baska konular aklima gelirse onlari da ayrica eklerim.

Sevgiler

Uygar

5 Mayis 2019, Münih

Münih’te 4 ay

Münih’te geri biraktigim birkac ay sonunda edindiğim deneyimleri, gelişigüzel bir sekilde kısa kısa notlar halinde paylaşmak istedim, belki son donemdeki dalgaya kapilarak Münih’e veya Almanya’ya tasinmayi dusunenlere faydasi olabilir diye dusundum, buyrunuz:

Buradaki yasam tarzini cok genel hatlari ile 3 kavram altında topladım.
1. Düzen: Hersey sistemli, planlı ve düzenli. Bu insana huzur veriyor.
2. Güven: Sisteme, geleceğe güven duyuyorsun. Burada kriz olmaz, erken seçim olmaz, enflasyon, faiz zıplamaz, hissediyorsun, bu da insanın kaygı seviyesini, gelecek endişesini azaltıyor, iyi hissettiriyor.
3. Rahatlık: Münih’i ifade eden kavramlardan meşhur bir tanesi “Gemütlichkeit”. Yani Türkçe’si rehavet, rahatlık. Şehir çok kalabalık değil, yollar, kaldırımlar geniş. Park, bahçe bol.

Tabii ki herşey güllük gülistanlık değil, dezavantajlarini da ayrıca yazacağım.

Derin bir yemek kültürü yok, yemek Alman toplumunda daha çok bir ihtiyaç giderme ritueli. Öyle Akdeniz ülkelerindeki kalabalık, uzun sofralar pek alışılmış değil.

Gündelik hayatta hareketli bir yaşam tarzları var. Toplu taşım ağı gelişmis olduğu için duraktan işe/eve yürümek olağan. Genellikle bir spor türü ile ilgileniyor, öyle göbekli Alman’a pek az rastlanıyor.

Asla sıra kapma alışkanlığı, çakallık yok, herkes paşa paşa sesini çıkarmadan sırasını bekliyor.

Ortalamada güleryüzlü ve pozitifler, sıradan insanlarin(kasiyer, tezgahtar) yüzünde bir gülümseme var, kaygı seviyesi düşük.

İngilizce bilinirlik yüksek, her milletin iyi kötü bir aksani vardır. İtalyan, Rus, Türk, Fransız. İlginc bir şekilde Almanlar İngilizce’yi sıfır aksanla konuşuyorlar. Bunda iki dil arasındaki yakınlığın da etkisi olmalı.

Is hayatında alkışlamayi ellerini çırparak değil yumrukları ile masaya vurarak yapıyorlar.

Ülkede eyaletler arasında önemli ekonomik ve kültürel farklılıklar var. 89 daki Berlin duvarının yıkılışının üzerinden 30 sene geçmiş olmasına rağmen doğu ile bati tam olarak entegre olabilmiş değil.

Resteronlarda ödemeyi garsonlara yapıyorsun, cüzdanlarından çıkartıp paranın üstünü veriyorlar. Yüzde 10 bahşişe çoğu çok memnun oluyor. Birçok yerde yüzde 5 bile yetiyor.

Bar/disco gibi ortamlarda dam muhabbetine hiç rastlamadım.

Bira fiyatları neredeyse standart. Birçok yerde 3,8 €. Bazı özel yerlerde 4 küsur olabiliyor. Genelde 3 tip bira var, Helles, Weiss ve dunkel. Helles Efes’e benziyor. Weiss bira daha dolgun, bildiğimiz Beyaz buğday birasi (Gusta’yi hatırlayan?) ve Dunkel Guinness benzeri içimi ağır olan.

Gezmeyi seviyorlar. Her fırsatta sağa sola kaçıyorlar. Kışın Avusturya, yazın İtalya /ispanya favori mekanları. (imiş)

Full entegrasyon (yani kağıt kürek işlerini ehliyet vs. dahil tamamlama) uçtan uca en az 6 aylık bir süreç. Daha kısa sürede tamamlayana şapka çıkartırım. İlk aylarda yorucu ve uğraştırici bu süreç sizi bekliyor.

Münih özelinde konuşuyorum, ev ve Kreş (Kindergarten ve Krippe) bulmak kolay değil, imkansız olmasa da ortalamada 3-5 aydan önce bence zor. Biz 2 yaşındaki oğlumuza 4 ay sonunda halen Krippe bulamadık.

Market alışverişi gerçekten ucuz. Şunu kastediyorum: Herhangi bir ürünün euro fiyatını TL ye çevirin. Türkiye’de Migros’taki fiyat ile hemen hemen kafa kafaya. Ama burdaki maaşınızı TL ye çevirdiğinizde kisiden kisiye değişmekle birlikte 2-3 katı.
Hemen rahatlamayın, kiralar da oldukça pahalı. Maaşınızın yaklaşık yüzde 30-35’i kiraya gidiyor. Türkiye’de aynı oran yüzde 20-25 bandında.

Almanlar hakkında on yargilarinizdan kurtulun. Pinti oldukları tamamen doğru değil. Şimdiye kadar 3 has Alman ( çok yakin bir arkadasımın ifadesi ile kanli-canli Alman :-)) bana bira/yemek /kahve ısmarladı. Dünya değişiyor, Almanlar da.

Bisiklet yetişkinlerin, scooter çocukların hayatlarında önemli yer yutuyor, çok kullanılıyor.

En çok tüketilen alkollü içki tabii ki bira, sonra şarap, üçüncü sırada ne var bilemedim. Alkolsüzlerde Spezi (Fanta ve kola karışımı, Alman menşeli gazlı bi içecek), Apfelschorle(Elmalı soda gibi bi şey) ve kahve ilk 3 te.

Kışın atkı, bere ve eldiven ayakkabı gibi olmazsa olmaz. Özellikle yünlü kalın, kocaman atkilar çok moda, onları da farklı bir bağlama şekilleri var.

Almanlar, en azından Münihtekiler bence Cool ve tarz giyiniyorlar, benim beklentilerimin üzerinde çıktı.

S-Bahn maalesef baya rötar yapıyor. U-Bahn lar oldukça dakik sayılır. Deutsche Bahn gecikmelerin önüne geçmek için bu sene birkaç milyar euro luk altyapı yatırımi yapacakmış.

S-Bahn’in aksine is ortamında toplantı kültüru müthiş dakik. Tam zamanında başlayıp tam zamanında bitiyor. 3-5 dk geç başlayan toplantı imali ifadelere sebep oluyor. Kimsenin toplantı odasını bosaltmasini bekleniyorsun, çünkü zaten zamanında bitmiş ve boşaltılmış oluyor. (Uygar bunu beğendi)

Planlar, projeksiyonlar Türkiye’nin aksine hep uzun vadeli, bizim gibi günü kurtarma peşinde değiller. Burada tutarlılık, öngörülebilirlilik olmazsa olmaz şeyler.

Telefon ile bize göre çok daha az oynuyorlar. Bir örnek: herhangi bir cafede oturan arkadaş grubu veya ailenin masasında nadiren telefon görürsünüz, onun yerine birbirleri ile muhabbetteler.

iPhone oranı düşük, iPhone’larin gereksiz pahalı olduğunu düşünüyorlar, Android telefonlar, özellikle Huawei oldukça popüler.

Evlerin yalıtımı oldukça iyi, soğuk kış günlerinde evin içinde üşümüyorsunuz. Ki benim kaldığım binanın yapım yılı 1917(!) idi.

Online alışveriş ve özellikle Amazon oldukça yaygın. Prime üyeliği de keza. Ben de 60 €/yıl karşılığı Amazon Prime abonesi oldum.

Türkiye’nin ileride olduğu nadir konulardan biri mobil internet hızı. Birçok yerde mobil internetin çekmedigi olabiliyor, genel hız de çok yüksek değil, Turkcell şebekesi bu konuda açık ara ileride.

Almanya’nın geri kalanını hakkında fikrim yok ama Münih hiç de öyle ölü bi şehir değil, özellikle haftasonu ortalık baya hareketli, popüler barlar dolup taşıyor.

3. Nesil Türkler’in imajı fena değil, saygı ve itibar kazanmayı başarmışlar. Aralarında komedyen de var, prodüktör de, sanatçı, yazar, politikacı da var.

Bluetooth kulaklık çok pupuler, özellikle toplu taşımada çoğu insanda görmek mümkün. Çoğu da “Bose” marka.

Benim sohbet etme fırsatı bulduğum birçok Alman, 2015 ten beri mültecilere kapıların açılmasından şikayetçi. Merkel’i bu sebeple çok eleştiriyorlar. Son yıllarda Avrupa’nin genelinde esen milliyetçilik akımı elbette buraya da uğramış ama AfD (Alternatif für Deutschland) burada son seçimde yuzde 10 civarı oy aldı. (Almanya geneli yüzde 20)

Otomotiv endüstrisi özellikle Bavyera bölgesi için çok önemli. Audi ve BMW bu bölgede. “Car sharing” denen yeni trend ve autonomous car oldukca popüler konular. Bu konularda çok is ilanı var.

Orijinal formatta gösterim yapan sinema salonları var, yani herşey dublajlı diye duymuş olabilirsiniz, tam doğru değil. Ben Bohamien Rapsody filmini İngilizce orijinal izledim.

Gazete okuma alışkanlığı güçlü, basılı medyada “Süddeutsche Zeitung”, online de Spiegel önde gördüğüm kadarıyla.

Ayni Ingiltere’deki BBC katkı payı gibi burada da ayda yaklaşık 20 € ZDF/ARD payı var, hane başına. Birçok Alman bu konuda şikayetçi ama öyle ya da böyle ödüyorlar. Bir arkadaşım bu konuda dava açacağını söyledi, söylediğine göre iltica davalarından dolayı adelet sitemi kilitlenmiş, davalar için 3-5 ay sonraya gün veriyorlarmis. Şansımı denemek istiyorum, en azından dava sonuçlanana kadar ödemem dedi.

Online video streaming de Netflix ve Amazon, music streaming de Spotify önde. Söylemeye gerek yok, internet sansürü, buzlanma vs yok.

Avrupanin çoğu yerinde standart olduğu üzere evdeki çöpler kağıt, şişe ve diğerleri olarak kategorize edilip ilgili çöplere atılıyor. Yani geri dönüşüme kaynağında başlıyorlar.

Pazar günü marketler kapalı ama kendini buna göre ayarlayınca yönetilebilir bir durum, kriz olmuyor.

Onun disinda diğer günler marketler genelde 7-20 arası açık, yasam kalitesi açısından Türkiye’ye kıyasla sorun olmuyor.

Sabit İnternet ücreti hıza göre değişmekle birlikte 20-30€. (ben 50 Mbps Kablo intenet için ilk 2 sene 20 € vereceğim, sonra 30 € olacak)
Elektrik görece pahalı sayılır, 70-80, hatta 100 € bandında.
Cep telefonu da 3 GB 20 € civari. Bana tam yetiyor. Burada tüketimim düştü.

Almanlarin imzasi neredeyse tek tip, birçoğu el yazısı ile adının basharfini ve soyadını yaziyor.

İki isime hiç denk gelmedim. Tanıdığım onlarca almanın hep tek adı vardi.
En sık erkek ismi Mathias. Kız ismi ise açık ara Julia.

Genel olarak oldukça konuşkan, pozitif ve kibar olduklarını söyleyebilirim. Birçok kere, direk olduklarıni duymuştum, bunda doğruluk payı var ama rahatsız edici seviyede değil.

Almanlarin tutumlu oldukları doğru, paralarinin kıymetini biliyorlar, asla çarçur etmiyorlar ve çoğu işi kendileri yapıyorlar. Örneğin benim Alman evsahibim evi kendi boyadı, isteseydi boyacı tutacak durumu rahatlıkla vardı.

Tanıdığım kadarıyla asla aceleci bir millet değil, ince eleyip sık dokuyorlar. Dediğim gibi planlar hep orta ve uzun vadeli. Kısa sureli avantajlar peşinde hiç koşmuyorlar. Sürdürülebilirlik çok önemli bir konu.

Katma değeri yüksek mallar ve hizmetler ürettikleri için de kolay kolay sarsılmaz bir düzen ve rekabet avantajları var. Birkaç örnek, Thyssen krupp : asansör, SAP: IT, Bayer: İlaç, Allianz : Sigorta, Continental : Lastik, Nivea : Kişisel Bakım, Adidas, Puma: Spor malzemesi, Zeiss: Optik teknolojiler, Osram : Endüstriyel ürünler (Otomotivden bahsetmeye gerek yok)

Yeni nesil gençler gündelik konuşmalarında araya bizdekine benzer İngilizce kelimeler sokuylar. Dil konusunda esneme ve gevşeme gözleniyor.

Ozellikle kadınlar arasında Part time çalışma oldukça yaygın. Bunda toplumsal düzenin de etkisi çok. Okullar genelde öğlen bittigi için annelerin tüm gün çalışması pek de kolay değil. Tüm gün okullarin sayısı son dönemde yeni yeni artmaya başlıyor.

Epostalara başlarken başlangıçtaki selamlama bölümünden sonra virgül koyup aşağıdaki satirin ilk harfini küçük harf yapıyorlar. (cümle virgulden sorna devam ettigi için)

Uzakdoğulu kadın ile Alman erkek çifti baya alışıldık bir senaryo. Son dönemde böyle bir akım varmış.

Iste bunlar kisa kisa şimdiye kadar biriktirdiğim deneyimler. Onumuzdeki aylarda, ozellikle ailecek burada yasamaya başladıktan sonra, havalarin da güzelleşmesi ile birlikte disarida daha fazla zaman gecirince eminim paylasacak daha cok seyim olacaktir, yine yazarım, şimdilik esen kalın, Münih’ten sevgiler, selamlar..

Birkaç duyuru ve genel bir degerlendirme

2019 yili bu blogun 10. yili olacak! Ilk yazimin yayinlandigi Eylul 2009 uzerinden neredeyse 10 yil gecti, dile kolay.

Bu sure zarfında birçok farkli sirkette calistim. Evlendim, 1 kızım, 1 oğlum oldu. Sektörel olarak Once SD -> HD donusumunu, hatta sonra HD -> 4K Ultra HD dosunumunu yaşadık. Turkiye’deki TV sektoru maalesef büyümek yerine yerinde saydı, hatta kuculdu. Digiturk güç bela satildi, son donemde statükocu bir yol izliyorlar, D-Smart neredeyse dondu kaldi. Kablo TV bir kamu kurulusu olarak bir turlu büyüme atağı yapamadı. TV sektörüne yeni giren telco’lardan Turk Telekom’un Tivibu’su birçok stratejik hata sonucunda guclu bir TV teklifi olmaktan ziyade mobil müşteri kazanımı icin kullanilan bir “araç” haline geldi. Milenicom’un baslarda heyecan yaratan TV servisi Dopingbox’in ömrü kısa oldu. Sektöre sonradan giren Filbox saman alevi gibi parladı , sonra sondu, yakin zamanda da tamamen kapilarini kapattı. 3. buyuk mobil operator Vodafone’un uzun sure TV servisi cikartacagi söylendi ama o cephede de hiç ses soluk cikmadi, bu saatten sonra da cikacaga benzemiyor. Dijital karasal donusum bir turlu tamamlanamadı, yakin zamanda bir gelişme olacak gibi de degil zaten. (Sahiden dünyada halen analog karasal yayın yapan nadir ülkelerden biri olabiliriz.) Bana kalırsa bu oyuncular arasında basarili denebilecek durumda olan nadir orneklerden bir tanesi Turkcell’in TV+ servisi oldu. Neredeyse son 6 yildir o isin icinde yer aldigim icin tarafsiz olamiyor olabilirim 🙂 Hem Sagemcom ile geliştirdiğimiz YouTube TV erişimi de saglayan kullanıcı deneyimi yüksek 4K Ultra HD set-top-box hem de mobil datası icinde TV+ Android, iOS ve Apple TV uygulamaları ile genel olarak bir memnuniyet seviyesini yakalamayı başardı. IP baglantisi da olan Hibrit bir uydu alicisi ve herhangi bir internet altyapısında da calisabilen bir OTT Box benim icimde kalan, “keske” hayata geçirebilseydik dedigim isler oldu. Bu isler gerek feasibility’si tutmadigi icin gerekse o donemde halen yururlukte olan AKK uygulaması nedeniyle ust yönetimden onay alamadigimiz isler oldu. Bunlarin disinda Netflix, PuhuTV, BluTV gibi yeni ve populer OTT servisleri de sektöre girdiler ama surdurulebilir bir büyüme yakaladiklarini söylemek güç, daha çok yeni iceriklerin duyurulması ile iliskili anlık ivmeler yakalayabiliyorlar.

Goruldugu gibi bu blogda yazmaya basladigimdan beri geride kalan neredeyse 10 yillik zamanda odemeli-TV (pay-TV) sektöründe yasanan gelişmelere bakildiginda pek de ic acici bir donem geride kalmadı. Bunun arkasında yatan sebepleri analiz etmek istersek bambaşka bir blog yazısı olur ama burada kısaca 3 temel konuya değinmek isterim:

  • Turk futbolunun azalan, kötülesen marka degeri, futbola ilginin giderek azalması : 3 Temmuz sureci, futbola siyasetin bulaşması, kluplerin ekonomik sikintilari vs. Dunyanin her yerinde pay-TV sektorunun lokomotifi futboldur, futbola ilgi ile sektörün dinamikleri arasında pozitif korelasyon vardır.
  • Turk parasinin deger kaybı, hanehalkinin alim gucunun artmaması: TV teknolojileri doviz ile ithal edildigi icin ve abonelik ücretlerine dovizdeki deger artısı kadar zam yapilamadigi icin yıllar geçtikçe operatörler ucuz ve kalitesiz donanım ve yazılım cozumleri tercih edilmek zorunda kaldı, bu da müşteri memnuniyetsizliği, abonelik iptalleri olarak geri dondu)
  • Ozellikle sektore ilk giren olan Digiturk ve sonrasinda D-Smart’in yaptigi musterilerini degersizlestiren, onlari kaba tabirle yolunacak kaz olarak gören hatalı yaklasimlari: Sadece birkaç ornek vermek gerekirse Digiturk’un iptal süreçlerini zorlastirmasi, aboneye gore fiyatlandırma politikasi, yagmur yagdiginda kesilen yayin, D-Smart’in baslangicta ucretsiz olacagini soyledigi kanallar icin sonradan para istemesi vs. Sektore sonradan katılanlar da maalesef büyük oranda benzer hataları yaptilar.

Uzun lafın kısası, benim kisisel olara tutku ile bağlı oldugum, okuyup araştırmaktan zevk aldigim TV teknolojileri ile ilgili icinde bulunduğumuz sektör 2010 yıllarda altın cagini yasadi diyemeyiz. Zaten son yıllarda yeni gelen OTT oyuncuları ile pazar çok daha fragmante oldu ve yakin zamanda da konsolide olabileceğini söylemek güç. Diğer bir ifade ile sektorun onumuzdeki yıllarda daha iyiye gideceğini, yeni yatırımlar yapilacagini, yeni is imkanlari doguracagini hayal etmekte zorlaniyorum.

Bunlari soyledikten sonra baska bir not daha paylasmak istiyorum. Bu blogdan baska gorece duzenli olarak yazilar yazdigim 2 farkli platformum daha vardi. Bunlardan bir tanesi www.turkishtvmarket.info idi. Burasi basitce Turkiye’de TV tekno ve pay-TV dunyasinda olup bitenleri Ingilizce olarak yazdigim 5 yasinda bir blog idi. Artik Almanya’da yasadigim ve Turkiye pazarini takip edemeyecegim icin bu blogu canli tutamayacaktim, bu sebeple kapatmaya karar verdim ve oradaki yazilarimi da bu ortama tasidim, dileyenler bu baglantidan turkishtvmarket.info’daki yazilarimin arsivine ulasabilirler.

Bu yil bolca zaman ve enerji harcadigim blog sayfam ise www.productowner.info oldu. Turkcell’de yasanan cevik donusum surecinin bir parcasi olarak yeni kurulan Scrum takiminda almis oldugum Product Owner rolu ile ilgili yazilar yazdigim bu blogumdaki icerikleri de buraya tasidim ve orayi da kapattim. Buradan www.productowner.info arsivine ulasabilirsiniz.

Uzun lafin kisasi 3 tane farkli blog yerine 2019 itibariyle tek adresten (www.uygarboynudelik.com) seslenmeye devam edecegim. Oyle zannediyorum ki TV sektorune odaklanmis olan gecmisteki yazilarimin biraz daha disina cikip Almanya’da calisma hayati, entegrasyon konulari, Avrupa/Almanya’da dijital servisler ve daha kisisel konular hakkinda paylasim yapabilirim, belki de diger mesguliyetlerden dolayi artik cok daha nadir yazabilirim, bilemiyorum. Ama suna eminim ki bu blog benim tek yazma ortamim oldugu icin kapilarini acik tutmaya devam edecek.

Herkese harika bir 2019 diliyorum! Umarim saglikli, huzurlu, neseli, hedeflerimize ulasacagimiz, guzel hatirlayacagimiz bir yil olur.

Istanbul, 30 Aralik 2018

How does it work in Scrum if there is a strict deadline ?

Ideally, before performing the Sprint Planning session as a team, the Product Backlog Items those will be potentially included in the next Sprint are supposed to be estimated in Story Points. The higher the priority of any Product Backlog Item, the higher is the expected maturity level of that particular PBI. Then, based on the average velocity data i.e. the average completed story points in the past, together with the expected capacity of the team for the next Sprint, the development team decides which PBIs should be included into the scope of the following Sprint. We, as the product owners are supposed to provide the right level of priorization and the overall direction to achieve a Sprint Goal before the planning session. This is basically how Sprint Planning works.

Nevertheless, Scrum teams may face scenarios where there may be strict deadline for a new feature or a solution. In other words, teams could face circumstances where the typical release planning could be not be applicable. To make it more concrete, let’s assume that the total amount of Story Points for a new to-be-developed solution is 100 SPs. Moreover, assuming that based on the proper planning done by PO according to the velocity of the team while preserving the projected capacity , it seems feasible that the team would require 4 Sprints in order to ship the solution. There are chances that, due to a certain reason ( Top Management expectation, natural deadlines such as Christmas, back-to-school season etc.) it may not be feasible to run 4 Sprints as the strict deadline does not allow such a period of time. Let’s imagine that for this example the deadline is just 3 Sprints away. Than the big question is how should a PO react if she/he encounters such a case ?

Okumaya devam et “How does it work in Scrum if there is a strict deadline ?”

Product Owner Dos and Don’ts

I’ve just finished reading the book called “Agile Product Management with Scrum” by Roman Pichler. I had really enjoyed it. It provides valuable insight regarding not only about the Agile Product Management but also tips and tricks to become a great product owner.

At the last part of the book, there was a section that I found very interesting and insightful. It’s the following table that has been referenced to Lyssa Adkins, author of “Coaching Agile Teams”.

When I’ve came across this table, I’ve openly criticized myself and think about if I’m having attitudes of items in the “Don’t” part.  My sincere feedback to myself was there are times I might fail to “protect the team from outside noise” and instead of “incorporating change between Sprints” there are Sprints in which I allow change to jump in to. I thought I’m doing not bad at the other items. I’ve decided to ask openly to the development team their feedback by commenting for which item they think my overall attitude is on the “Do” part and for which in the “Don’t” part. 

Generally speaking, they agreed with me regarding my improvement areas that I’ve found out by doing self-criticism. Almost all of them thought that it’s very positive and bold move that I’m asking their feedback in this way. On of my colleagues told that he is aware of the pressure I’m carrying on my shoulders and he is ready to support me as much as he can. It made me feel better that they are sensible to the challenge of my position and do empathize.  What I’ve done later on upon receiving their feedback is I’m no longer including the development team to the email exchanges I’ve been doing with the shareholders in order to isolate them.  Earlier I was keeping them in the loop so that we can be aligned as a whole team. Besides, I’m putting more effort not play to much with the SBL and keep the ground as stable as possible.

In a nutshell, as product owners we are the ones who are carrying the biggest responsibility to maximize the value delivered my the development team. As a result, we are the ones who are under fire most of time. In order to become great Product Owners we have to improve our expertise and acquire the know-how required for the domain while being kind, patient, empathetic, open-minded and also cool 🙂

Million Dollar Question: Are you doing agile or being agile?

Agile transformation starts by individuals followed by teams and at last gets completed by organisation level. This is potentially a long-lasting process with a lot of turbulance. Majority of the people like status quo particularly people who are above a certain level of age. They are quite comfortable in their comfort zone and are not very willing to leave it. I think it’s completely understandable.

On the other hand, Agility is a totaly different mindset. It embraces early and frequent delivery in an iterative and incremental manner. It’s extremely critical that the agile transformation is well understood throughout the whole company not only in technology teams or in part of the organisation. If this is not the case, agile teams will have face many significant impediments and at the end may probably fail. Let’s imagine a case where the product marketing teams are not familiar with agile principles or Scrum framework and in the Sprint review meeting they’ve been made a demonstration of the iteration to be shipped. It’s quite likely that there is a struggle between the Marketing teams and PO regarding the deployment decision of the iteration. PO will very likely to push the deployment  so that customer feedback is received and following iterations are improved based on that while marketing guys don’t think the iteration is mature enough to present to customers and might damage the overall image of  the product. On such instances, it’s key that decisions that has been made by the PO should be respected by the whole organization. POs those are supposedly selected by the management team, should be empowered enough to have the right level of authority. Without sufficient sponsorship support, POs will be underpowered and lack authority. On those cases it is very likely that they feel overwhelmed and will struggle with the major decision makers.

Okumaya devam et “Million Dollar Question: Are you doing agile or being agile?”

“Working software over comprehensive documentation”

One of the many new practices for organizations going through agile transformation is the move from requirement documents to user stories. I’m quoting from Mike Cohn *:

“User stories are short, simple descriptions of a feature told from the perspective of the person who desires the new capability, usually a user or customer of the system. They typically follow a simple template:

As a < type of user >, I want < some goal > so that < some reason >.”

In the classical approach, there is a requirement document that has been agreed by development and business groups after multiple time-consuming iterations. Even if both parties agree on a document after significant time and start developing the new feature, chances are part of the original scope gets obsolete or changes and things need to be reiterated and perhaps portion of the development efforts have been wasted. This approach is obviously not suitable particularly for time-critical projects.  On the other hand, user stories are mutually understandable both for customers and developers and increase the communications between team members and stakeholders. User stories also allow the development team do the practical planning. As Roman Pinchler nicely puts it **:

“User stories are not about documenting requirements; they want to enable you to move fast and develop software as quickly as possible;not to impose any overhead.”

Okumaya devam et ““Working software over comprehensive documentation””

We apply a tailor-made adaptation of XP practices

Scrum framework doesn’t mention about how the software is developed i.e. which development techniques have been used. It lets the team to decide which techniques and practices will be used.  I think it’s a good idea to share the practices we benefit as a Scrum team thanks to the leadership of the Scrum Master. (A tailor-made adaptation of XP practices)

Pair Programming: All production code is written by two people at one screen/keyboard/mouse. This helps us to ship software with superior quality, less bugs, less iteration and as a result greater efficiency.
Test Driven Development: TDD is a software development process that relies on the repetition of a very short development cycle: requirements are turned into very specific test cases, then the software is improved to pass the new tests. Chances are the test coverage percentage of our software stack decreases due to other priorities. In any case, we focus to keep it above a certain threshold.
Unit testing: It's a level of software testing where individual units/ components of a software are tested. The purpose is to validate that each unit of the software performs as designed. Unit testing is key for the team to level less buggy software.
Continuous Integration: New code is integrated with the current system after no more than a few hours. When integrating, the system is built from scratch and all tests must pass or changes are discarded. This eliminates manual work and saves time and efforts.
Refactoring: The design of the system is evolved through transformations of the existing design that keep all the tests running. In the lack of refactoring, the quality of software decreases and the probability of major bugs increases.